Alemlerin rabbi Allah-u Teala cc  ya hamd, Resul-u zişan  s.a.v.  Efendimize ,  al ve eshabına r.a.e   selat-u selam ile…

“hizmet muvaffak olsun da bizim yerimiz caminin pabuclugu olsun…”

“Vasiyetim olsun; tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehli Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.”

 

Tek Başına Bir Hadis Mecmuası:EBU HUREYRE R.A.

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/tek-basina-bir-hadis-mecmuasi-ebu-hureyre.html)

Sahabe İslam’ı saf haliyle yaşayan ve sonraki kuşaklara aktaran ilim elçileridir. İnsanlar, Allah Rasülü’nü (s.a.v.) onlar vesilesiyle tanımış ve doğrular, rivayetlerine muvafık kaldıkça bir değer kazanmıştır. Fıkıh, Kelam, Tefsir… büyük oranda onların naklettiği hadislerden neşet etmiştir. Her biri kabiliyeti nisbetinde medeniyetin inkişafına katkıda bulunmuş; kimi imareti, kimi siyaseti, kimi de rivayetiyle sonraki kuşakları beslemiştir. Peygamber sonrası zamana “Saadet Asrını” taşıyıp, yaşadıkları bölgelerde “İrfan Siteleri” kurmuşlardır. Allah Rasülü’nün (s.a.v.) Sünnetine en küçük bir müdahalede bulunmadan yapmışlardır bunu.

Onlar, hal ve kâlleriyle Efendimiz’in (s.a.v.) mirasını tebliğ etmede birbirleriyle yarıştılar. Önde olanlar “müksirun” (çok riayet edenler) diye şöhret buldu. Müksirunun alt sınırında yer alan Ebu Said-i Hudri (r.a.) bin yüz yetmiş, zirvede olan Ebu Hureyre (r.a.) ise beş bin üç yüz yetmiş dört hadis rivayet etti. İslam’ın, cemiyetin her şubesine etkin olarak taşınmasında müksirunun katkısı büyük oldu. Nitekim İslami ilimlerin teşekkülünde kullanılan hadislerin çoğu onların rivayetidir.

Sahabenin, özellikle de müksirunun bütün zamanlara Kur’an’ın mübeyyini Hz. Rasülüllah’ın (s.a.v.) Sünneti’ni taşıma gayretleri “elleriyle dini değiştirmek” isteyenlerin önünü kapadı. Çünkü gayri İslami oluşumlar, onların rivayet ettiği hadislerle meşruiyet alanlarını yitirdiler. Bu yüzden İslam düşmanları tenkit oklarını Sünnet’in taşıyıcıları olan sahabeye yönelttiler. Hedefe de Ebu Hureyre’yi (r.a.) koydular. Çünkü tek başına O, bir hadis mecmuasıydı. O’nun cerhedilmesi topyekün İslami Disiplinlerin de çökertilmesi demekti. Bu yüzden Ehl-i Sünnet karşıtı fırkaların saldırılarını yoğunlaştırdığı sahabi Ebu Hureyre (r.a.) oldu. Allah’ın dinini hevalarına göre şekillendirmek isteyen Cehmiler O’na saldırdı. Çünkü O’nun rivayet ettiği hadisler Cehmiyye’nin delillerini çürütmüştü. Müslümana kılıç çekmeyi caiz gören Hariciler O’nun rivayetlerini tereddütsüz reddettiler. İnsanın kaderini kendisinin tayin ettiğini söyleyen ve bu söyleyişle Kudret-i İlahi’yi ta’dil eden Kaderiler, Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleriyle istidlali caiz görmediler. Kabul ettikleri sahabe, bir elin parmaklarını geçmeyen Şia, O’nu yalancıkla itham etti. Zındıklar, muharrifler, müsteşrikler, mustağripler, hasılı bütün İslam düşmanları dini tezyif ve tahkir etmeyi murat ettiklerinde söze Ebu Hureyre (r.a.)ile başladılar.

Asırlar geçti, usuller, esaslar değişti. Fakat Ebu Hureyre (r.a.) karşıtları hep aynı hal üzere kaldılar. Çünkü, talep ettikleri İslami değişimin karşısında rivayet ettiği hadislerle hep en önde Ebu Hureyre (r.a.)vardı. Bu yüzden ilk aşılması gereken engel olarak O’nu gördüler. Önde olması tezyif ve tahkir kampanyasında da öne alınmasına sebep oldu.

Modern düşüncenin baş döndürücü hakimiyeti ciddi manada Ebu Hureyre’yi (r.a.) cerh eden anlayışın da güç kazanmasına zemin hazırladı. İslam dünyasının en etkili üniversiteleri Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit eden akademisyenlerin konuşmalarına, ders notlarına tanıklık etti. Ezher, red ve müdafaa ekseninde akdedilen birçok münazaraya şahit oldu. Mısır merkezli modern İslam düşüncesinden beslenen bir kısım ülkem akademisyenleri de Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit akımına iktida ettiler. İşte o akademisyenlerden biri, takvim 1996’yı gösterirken Ondokuzmayıs İlahiyat Fakültesi’nde sahne almıştı. O tarihte İlahiyat ikinci sınıfta öğrenci idim. İlan panosunda ki konferans duyurusunu dikkate alarak söylenen saatte dinleyiciler arasında yerimi aldım. Hoca, önceden ders okuttuğu fakülteye konferansçı olarak gelmenin heyecanıyla kürsüye çıktı ve yüksek tizden konuşmaya başladı. Ebu Hureyre’yi (r.a.) tezyif ve tahkir etrafında temerküz eden konferans lebalep dolu salonda hayretle dinlendi. Konuşma bitince organizatörler itirazlara fırsat vermemek için mukaddes bir emanet gibi akademisyen barikatı arasında Hoca’yı alıp götürdüler.

Ebu Hureyre’yi (r.a.) müdafaa edememenin, O’na yöneltilen itirazlara huzurda cevap verememenin ezikliğiyle yurda döndüm. O büyük sahabinin asil duruşunu, ilimdeki istikametini, katıksız imanını anlatan ve bir anlamda Hoca’nın hamallığını yaptığı müstağrip düşünceyi ait olduğu merkeze iade eden bir risale telif etmeye karar verdim. Uzun bir mesai neticesinde eseri müsvedde haline getirmiştim ki; bir grup arkadaşla birlikte Yed-i Beyza Dergisi’ni neşretmeye karar verdik. Derginin ilk sayısında da, “Kum Denizinde Bir Yıldız: Ebu Hureyre” başlığıyla kitabın çıkacağını ilan ettim. Ne ki çeşitli nedenlerden dolayı bir son okuma yapıp kitabın neşrine muvaffak olamadım. Bu gün geldiğimiz nokta itibariyle, Ebu Hureyre’yi (r.a.) müdafa etmenin topyekün İslam Medeniyeti’ni müdafaa etmek olduğunu düşündüğümden bu risaleyi makale formatında da olsa yeniden yazmaya kendimi mecbur hissettim.

Bu makalede Ebu Hureyre’nin (r.a.) hayatını, hadis ilmindeki behresini, O’na yöneltilen tenkitlerin hangi fideliğe ait olduğunu, muarızlarının neler söylediğini ve kitaplardaki Ebu Hureyre (r.a.)portresinin ne anlattığını bulacaksınız. Bir anlamda gerçek Ebu Hureyre (r.a.)ile ideolojik okumalara göre tanımlanan Ebu Hureyre (r.a.) arasındaki derin uçurumu göreceksiniz.

Adı

Adı Abdurrahman b. Sahr, Cahiliyye’de ki adı ise; güneşin kulu anlamına gelen “Abdi Şems”. Allah Rasülü (s.a.v.) Cahiliyye’den iz taşıyan ismini Abdullah ya da Abdurrahman[1] olarak değiştirir. Künyesi; Ebu Hureyre (r.a.) olarak maruftur.[2] Ganem b. Devs el-Yemani’nin oğludur. Allah Rasülü’nden (s.a.v.) en fazla hadis rivayet eden sahabi olarak şöhret bulmuştur.

Adından daha fazla şöhret bulan künyesi ile alakalı -kendi dilinden- kitaplarda şu kayıtlar vardır: “Ailemin koyunlarını otlatırdım. Küçücük bir kedim vardı. Geceleyin onu bir ağaca yerleştirirdim. Gündüz olunca kedimi alır, yanımda götürür, onunla oynardım. Bu yüzden beni kedimle künyelendirdiler.”[3] Rivayette çocukluk yıllarındaki oyun meşgalesinden bahsetmesi “Ebu Hureyre” olarak künyelendirilmesinin Allah Rasülü’ne (s.a.v.) ait olmadığı, söz konusu künyenin Hazreti Rasülüllah (s.a.v.) tarafından benimsendiğini gösterir. Efendimiz (s.a.v.) O’nu çağırırken künyesini “Ebu Hirr” formatında kullanırdı. Bu yüzden “beni Ebu Hureyre diye tekniye etmeyin, çünkü, erkek kadından daha hayırlıdır.” derdi.[4]

İslam’dan Önceki Hayatı

Yemen’de dünyaya geldi. Akranları gibi kabile ortamında ve çöl ikliminde, halis bir arap genci olarak yetişti. Ailesinin koyunlarını güttü. Onlara hizmet etti.

Küçük yaşta babasını kaybettiğinden yetim olarak neşvü nema buldu. Topyekün hayrı bünyesinde barındıran İslam’ı, Allah O’na ihsan edinceye kadar hayatın türlü zorluklarına katlandı.[5]

Kendi anlattıkları dışında fazla bir şey bilmediğimizden, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam öncesi hayatıyla alakalı etraflı bir çalışma yapma imkanımız maalesef ki yoktur.

Müslüman Oluşu

Ebu Hureyre (r.a.), İslam’la Hicret’ten önce tanıştı. Müslüman olmasına sebep olan sahabi ise Tufeyl b. Amr ed-Devsi’dir. Kabilesi içerisinde vakarlı ve çokca ziyafet veren biri olarak şöhret bulan Tufeyl, Mekke’ye gelir, bütün engellemelere rağmen Allah Rasülü (s.a.v.) ile karşılaşır ve Müslüman olur. Efendimiz (s.a.v.) O’na İslam’ı anlatır, Kur’an okur. Tufeyl Allah Rasülü’nün (s.a.v.) huzurunda iliklerine kadar imanın halavetini yaşar. Efendimiz’den, (s.a.v.) İslam’ı kavmine tebliğ etme noktasında Cenab-ı Hakk’ın yardımına nail olabilmesi için dua etmesini talep eder. Hz. Rasülülah da (s.a.v.) : “Allahım! O’na bir alamet ver” diye dua eder.[6]

Tufeyl, memleketine döner. Anne ve babasını İslam’a davet eder. Babası Müslüman olur. Fakat annesi İslam’ı reddeder. Ardından kavmini çağırır. Çağrıya yalnızca Ebu Hureyre (r.a.)icabet eder. Devs kabilesi daveti ağırdan alır. Tufeyl tekrar Mekke’ye döner ve kavmini Allah Rasülü’ne (s.a.v.) şekva eder: “Devs asi oldu, onlara beddua et ya Rasülellah” (s.a.v.) der.[7] Efendimiz (s.a.v.): “Allahım! Devs’e hidayet ver” diye dua eder. Sonra Tufeyl’e; “Kavmine geri dön, onları İslam’a davet etmeye devam et ve yumuşak ol” buyurur. Tufeyl, Devs’e geri döner, Allah Rasülü (s.a.v.) hicret edinceye kadar davete devam eder. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları geride kalır. Yani aradan yıllar geçer. Kavminden Müslüman olanlarla birlikte Allah Rasülü (s.a.v.) Hayber’de iken O’na (s.a.v.) gelir. Tufeyl ile birlikte yetmiş ya da seksen hane Medine’ye hicret eder.[8]

Tufeyl b. Amr’ın terceme-i hali, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’in fethinden yıllar önce Müslüman olduğuna tanıklık etmektedir. Zaten İbn Hacer gibi bir çok muhakkik biyografi yazarı da buna vurgu yapmaktadır. [9]

Hicreti

Ebu Hureyre (r.a.) Devslilerle birlikte Medine’ye hicret edişini anlatırken şunları söyler: “Allah Rasülü (s.a.v.) Hayber’e gitmişti ki, ben muhacir olarak Medine’ye geldim. Sabah namazını Efendimiz’in (s.a.v.) kendi yerine vekil bıraktığı Siba’ b. Urfuta’nın arkasında kıldım. Urfuta ilk rekatta “Meryem” ikinci de ise “Mutaffifin” suresini okudu.[10]

Devsliler, sabah namazını kıldıktan sonra bir rehberin refaketinde Hayber’e, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) huzuruna varırlar. O sırada ganimet malları taksim edilmektedir. Ebu Hureyre (r.a.) de taksimden pay ister. Eban b. Saîd b. As Allah Rasülü’nden (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) ganimet vermemesini talep eder. Bunun üzerine Ebu Hureyre (r.a.), Eban b. Saîd’in Uhud’ta “İbn Kavkal”i şehit ettiğini, bu yüzden asıl pay almaması gereken kişinin O olduğunu söyler.[11]

Ganimetle alakalı bu rivayet de göstermektedir ki; Ebu Hureyre (r.a.)Hayber’den çok önce Müslüman olmuştur. Hem de Eban’ı tanıyıp Uhud’ta kimi şehit ettiğini bilecek kadar derin bir Müslüman.

Ebu Hureyre’nin (r.a.) Medine’de Siba’ b. Urfuta’nın arkasında kıldığı ilk sabah namazında hangi surelerin okunduğunu sonradan hatırlayacak kadar Kur’an’ı tanıması da Hayber’den önce Müslüman olduğuna tanıklık etmektedir.

Yemen’den Medine’ye doğru yürüyen Devsliler aşırı sıcaktan dolayı ancak gece yol alabilmişlerdi. Yine bir geceydi ki Ebu Hureyre (r.a.)kölesini kaybetmişti. Ya da köle kaçmıştı. Ebu Hureyre (r.a.)Allah Rasülü’ne (s.a.v.) varıp biat ettikten sonra köle ortaya çıktı. Efendimiz (s.a.v.) : “Ya Eba Hureyre! Bu kölendir. Sana geldi.” buyurunca, Ebu Hureyre: “Köle mahza Allah rızası için hürdür.” diye karşılık verdi.[12]

Ebu Hureyre (r.a.), Allah Rasülü’ne (s.a.v.) kavuşmanın, O’na biat etmenin sevinciyle kaybolan ya da kaçan kölesini azat etti. Ne var ki ondan başka kölesi de yoktu. Fakat inanıyordu ki nimetlerin en büyüğüne, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) kavuşmuştu. Bunun şükrü için bir köle azat etmek ne idi ki.

Ebu Hureyre’nin (r.a.) Müslüman oluşunu Hayber’e bağlayan, hicret edişinde de aç karnını doyurmak gibi süfli bir gaye arayanlar, O’nun Allah Resülü’ne ulaşmanın verdiği sevinçle kölesini azat etmesini nasıl izah edecekler?! Hayber’de aldığı ganimet, azat ettiği kölenin kaç onda biri eder?! Sonra madem gayesi aç karnını doyurmaktı, niçin açlığı tercih edip bütün mesaisini Allah Rasülünden (s.a.v.) hadis öğrenmeye adadı?!

Allah Rasülü ile Birlikteliği

Ebu Hureyre (r.a.) hazarda ve seferde Allah Rasülü’nden (s.a.v.) ayrılmadı. Evine gider, bütün meclislerinde hazır bulunurdu. Suffe’yi kendisine karargah edinmişti.

A’la el-Hadrami Bahreyn’e vali atandığında (h.8) Allah Rasülü (s.a.v.) Ebu Hureyre’yi (r.a.) müezzin olarak O’nunla birlikte göndermişti.[13] Hayber sonrası başlayan Peygamberle birlikteliğe konan bir ara noktası oldu Bahreyn görevi. Hicri 9 yılında Tebük seferi için açılan yardım kampanyasına katılması[14] ayrılığın en fazla bir yıl sürdüğünü göstermektedir.

Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan birlikteliği Humeyd b. Abdirrahman Himyerî’ye göre dört yıl sürmüştü. Çünkü Hayber’in fethi ile Efendimiz’in (s.a.v.) irtihali arasında dört yıllık bir zaman vardı.[15] (Dört yıl, birlikteliğe Bahreyn kesintisinin dahil edilmemiş halidir).

İlme Adanan Ömür

Ebu Hureyre (r.a.), ömrünü Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sünnetini tedvin ve tebliğe adamıştı. İnsanlar dünyalık isterken o ilme talip olmuştu. Zeyd b. Sabit anlatıyor: “Bir gün ben, Ebu Hureyre (r.a.)ve bir arkadaş mescitte Cenab-ı Hakk’a dua ediyorduk. Allah Rasülü (s.a.v.) çıkagelip yanımıza oturdu. Efendimiz (s.a.v.) oturunca biz sustuk. Önceki halinize dönün/devam edin buyurdu. Ben ve arkadaşım Ebu Hureyre’den (r.a.) önce dua ettik. Allah Rasülü (s.a.v.) duamıza “amin” diyerek iştirak etti. Sonra Ebu Hureyre (r.a.)dua etti; “Allahım! Senden bu iki arkadaşımın istediğini bir de, unutulmayacak ilmi istiyorum.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) O’nun duasına da “amin” dedi. Bunun üzerine; “Ey Allah’ın Rasülü (s.a.v.) unutulmayacak ilmi biz de istiyoruz.” dedik. Ne ki Allah Rasülü (s.a.v.) “Devsli” (Ebu Hureyre) sizi geçti buyurdu.[16]

Peygamber dualarının bir kısmı “meşiet-i İlahide”dir. Neticelerini bilemeyiz. Fakat önemli bir bölümüne icabet edilmiştir. Efendimiz (s.a.v.), Abdullah b. Abbas’a (r.a.) hitaben: “Allahım! O’na Kur’an ilmini öğret.”[17] diye dua etmişti. O duanın bereketiyle İbn Abbas (r.a.), Kur’ani ilimlerde o kadar derinleşti ki çağının insanları O’nu; “Hibru’l-Ümme”, “İlim denizi”, “Müfessirlerin Reisi”, “Tercümanu’l-Kur’an” gibi lakaplarla anar olmuşlardı.[18] Aynı bereket Ebu Hureyre’yi (r.a.) de kuşattı. Öyle ki, Efendimiz’le (s.a.v.) dört yıl kalmasına rağmen yirmi üç yıl Peygamberin yanında yer alan Ebu Bekir’den (r.a.) ya da hadisleri yazarak muhafaza eden Abdullah b. Amr b. As’tan (r.a.) daha fazla hadis rivayet etti.

Hz. Aişe (r.ah.), bir gün Ebu Hureyre’yi (r.a.) davet eder ve O’na şunları söyler; “İşittiğini işitmemize, gördüğünü görmemize rağmen sadece Allah Rasülü’nden (s.a.v.) senin rivayet ettiğin ve bize ulaşan bu hadisler neyin nesidir?

- Ey anneciğim! Ayna, sürmedan ve Hazreti Rasülülah’a (s.a.v.) güzel görünebilmek için allanıp pullanma, seni hadis dinlemekten alıkoyardı. Allah’a yemin olsun ki hiçbir şey benim O’nu dinlememe engel olamadı.[19]

Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdu ki; “Ebu Hureyre (r.a.) ilmin kabıdır.”[20] Yani O’na Allah öyle bir hafıza lutfetmiştir ki, tek başına sünneti muhafaza eden bir arşiv gibidir.

Hakem b. Mervan, Ebu Hureyre’nin (r.a.) hafızasını belki de sadakatini sınamak için bir gün O’nu sarayına çağırır. Hadisle alakalı bir takım sorular sorar. Tahtının arkasına oturttuğu sekreterine de O’nun rivayetlerini yazmasını söyler. Yılbaşı olunca O’nu tekrar çağırır. Ebu Hureyre (r.a.) perdenin arkasına oturur. Mervan önceki rivayetlerini sorar. O da söyler. Sekreter diyor ki; “Rivayetleri yazılanlardan takip ettim. Ne fazla, ne eksik vardı. Ne de takdim tehir yaptı.”[21] Aynen rivayet etti.

Talha b. Ubeydillah adına kayda geçen şu ifadeler de O’nun hadiste ne derece haklı bir mevkiye sahip olduğunu göstermektedir: “Allah’a yemin olsun ki; Ebu Hureyre (r.a.)Allah Rasülü’nden (s.a.v.) bizim duymadıklarımızı dinledi, bilmediklerimizi öğrendi. Biz zengin bir kavimdik. Evlerimiz, ailelerimiz, çocuklarımız vardı. Sabah ve akşam Hazreti Rasülülah’a (s.a.v.) gelir sonra geri dönerdik. Ebu Hureyre (r.a.) ise malı, eşi ve de çocuğu olmayan fakir biriydi. Efendimiz’in (s.a.v.) yanında durur, gittiği her yerde O’na refakat ederdi. Haliyle bizim bilmediklerimizi öğrendi. Bu yüzden hiçbir sahabi Allah Rasülü’nün (s.a.v.) söylemediğini O’na isnat ediyorsun diye Ebu Hureyre’yi (r.a.) itham etmedi.[22]

Çok hadis rivayet etmesini yadırgayanlara ya da Rasülülah’la (s.a.v.) beraber olduğu zamana kıyasla hadislerinin fazla oluşuna anlam veremeyenlere O şöyle derdi: “ Ensar kardeşlerim tarlalarında ziraatle, muhacir de çarşıda ticaretle meşgul olurdu. Bense karın tokluğuna sürekli Allah Rasülü’nün (s.a.v.) yanında kalır, onların görmediğine muttali olur, unuttuklarını da muhafaza ederdim.”[23]

“Muhacir ve Ensar’a ne oluyor da Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmiyorlar, halbuki onların içinde Allah Rasülü’yle (s.a.v.) uzun yıllar birlikte olan sahabiler var.” türünden yapılan serzenişlere bir defasında şöyle karşılık vermişti: “Eğer Allah’ın Kur’an’ında indirdiği şu iki ayet olmasaydı asla hiçbir şey rivayet etmezdim:”[24] “Biz kitapta belirttikten sonra açık delilleri ve hidayeti gizleyenler varya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar lanetlenmekten kurtulmuşlardır.”[25]

Normal hafızaya sahip acem bir talebe, gayretli bir çalışmanın neticesinde sekiz-on ayda hafız olabilir. Peki ya, Arap olan yani Sünnet’in dilini konuşan, Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) duasına nail olan ve de dört yılını sürekli Rasülülah’a (s.a.v.) tahsis eden bir sahabinin beş bin küsür hadis ezberleyip rivayet etmesi niçin birilerin idrakini zorluyor?!

Rivayet Tarzı

Ebu Hureyre’nin (r.a.) Efendimiz’e (s.a.v.) olan fart-ı muhabbeti, dünyevi işlerden yüz çevirmesine, bütün mesaisini hadis öğrenmeye ve öğrendiklerini tebliğ etmeye adamasına neden oldu. Zenginlerin arasına karışmaz, meclislerine oturmazdı.[26] Fakat, hadis tebliğ etme noktasında zengin-fakir, hakim-mahkum ayırt etmez bütün ümmeti muhatap kabul ederdi. Bunu yaparken hadislerin olduğu gibi rivayet edilmesine özen gösterirdi. Hadis rivayet ederken hariçten söz söylenmesine müsaade etmezdi. Bir defasında rivayetlerini darb-ı meselle açıklayan bir adama şöyle demişti: “Ey kardeşimin oğlu! Allah Rasülünden (s.a.v.) sana bir hadis rivayet ettiğimde O’nu örneklerle açıklamaya kalkışma.”[27]

Bir gün abdest alan bir topluluğa rastladı. Onlara; “Abdesti noksansız alın. Abdestin hakkını vermeyenler için Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdu ki; Kuru kaldığından dolayı ateşte yanacak topuklara yazıklar olsun.”[28] dedi. Bu örnekte de görüldüğü gibi O, hadisi şerifleri tebliğ ederken insanların konumlarına bakmaz, mukteza-i hal, neyi amirse ona göre konuşurdu. İnşa edilirken Mervan’ın evine girmişti. Baktı ki binada resimler var. Hadiseye müdahale etti ve şunları söyledi; “Allah Teala şöyle buyurdu (Hadis-i Kutsi): “Benim gibi yaratmaya cüret edenden daha zalim kim vardır?”[29]

Ebu Rafi’ diyor ki: “Ebu Hureyre (r.a.) ile birlikte yatsı namazını kıldım, “İnşikak” süresini okudu ve yirmi birinci ayete gelince tilavet secdesi yaptı. Hayretle “ne yaptın” dedim. Allah Rasülü (s.a.v.) bu sureyi okudu ben de arkasındaydım, secde ayetine gelince birlikte secde ettik. Ahirette tekrar O’nunla buluşuncaya kadar da bu sureyi her okuyuşumda secde etmeye devam edeceğim.”[30] dedi. ***

Ebu Hureyre, Allah Rasülü’nü (s.a.v.) gördü, dinledi sonrada O’ndan görüp dinlediklerini çağının tanıklarına tebliğ etti. Bu yolda sahabe de O’na yardım etti. Bir anlamda Peygamber adına konuşan Ebu Hureyre’nin (r.a.) hakikati rivayet eden dili oldu sahabe. Eşas’ın babası adına naklettiği hatıra, söylediklerimize tanıklık etmektedir: “Babam Medine’ye geldi. Birde ne görsün. Ebu Eyyüp, Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet ediyor. Kendini alamayıp O’na şöyle dedi: “Rasülülah (s.a.v.) katında belli bir makama sahip olduğun halde Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis mi rivayet ediyorsun?”

- Ebu Hureyre (r.a.)vesilesi ile rivayet etmek, direkt Rasülülah’tan (s.a.v.) rivayetten bana daha sevimli geliyor.[31]

Hususi Görevleri

Ebu Hureyre’nin (r.a.) vazife-i asliyesi hadis rivayet etmekti. Gittiği her yerde meclisler kurulur mukteza-i hale göre Rasülülah’ı (s.a.v.) anlatırdı. Hadis muallimliğinin yanı sıra, daha hususi görevler de ifa etmişti. Bizzat Efendimiz’in (s.a.v.) işrafıyla A’la el-Hadrami ile birlikte İslam’ı yaymak ve Müslümanlara dini meselelerini öğretmek üzere Bahreyn’e gitmişti. Orada müezzinlik yaptı, hadis rivayet etti, fetva verdi. Hz. Ömer (r.a.), devr-i hilafetinde O’nu tekrar Bahreyn’e gönderdi. Fakat müezzin-muhaddis olarak değil, vali-muhaddis olarak.[32]

Hz. Muaviye (r.a.) Medine Valisi Mervan’ı görevden alınca yerine Ebu Hureyre’yi (r.a.) vali olarak atadı. Sonra O’nu azletti. Ardından göreve Mervan’ı getirdi. Tekrar Mervan’ı görevden aldı. Ebu Hureyre’yi (r.a.) ikinci kez atadı.[33]

O, Medine valisi olduğu zamanlarda sırtında odun taşır, sair insanlar gibi sıradan bir hayat yaşardı.

Fitne Zamanındaki Duruşu

Ebu Hureyre, Hz. Osman (r.a.) zamanında zuhur eden fitnelere karşı Halifenin yanında yer aldı. Fitnenin dehşetli anlarında bile Hz. Osman’ı (r.a.) müdafaa etti. Öyle ki son nefesinde O’nunla birlikte idi.[34]

Hz. Osman’ın (r.a.) şehadetini müteakip yıllarda hadiselere karışmadı. Bir çok sahabenin yaptığı gibi i’tizali tercih etti. Ne Hz. Ali’nin (r.a.) ne de Hz. Muaviye’nin (r.a.) ordusunda yer aldı. Çünkü “Yakında fitneler zuhur edecek. O zaman oturan ayaktakinden, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim ona rastlarsa geri dursun. Bir melce ve sığınak bulan oraya sığınsın.”[35] hadisini O rivayet etmişti.

***

Ehl-i Beyte karşı fart-ı muhabbeti vardı. Sa’d b. Bekr’in mevlası diyor ki; Hz. Hasan’ın öldüğü gün, Ebu Hureyre’yi (r.a.) mescitte ayakta gördüm. Ağlıyor ve yüksek sesle şöyle diyordu: “Ey İnsanlar!… Bu gün Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sevgili torunu vefat etti.” O’nu bu halde gören hazirunda ağladı.”[36]

Zühtü

Ebu Hureyre (r.a.) çok ibadet ederdi. Kendine has bir virdi vardı. Her ayın başından üç gün oruç tutar,[37] pazartesi ve perşembe orucunu da aksatmazdı.[38]

Ebu Osman en-Nehdi anlatıyor; “Ebu Hureyre’ye (r.a.) yedi gece misafir oldum. O, hanımı ve hizmetçisi geceyi üçe böler nöbetleşe ibadet ederlerdi. Gecenin üçte birinde, biri namaz kılar, sonra diğerini kaldırır, kalkan kılar, ardından da O, diğerini uyandırırdı.[39]

Ebu Hureyre Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan üç yıllık birlikteliğine yılların bereketini sığdırdı. O’nun (s.a.v.) ahirete irtihalinden sonra, aynı aşk ve samimiyetle sünneti yaşamaya ve yaşadıklarını yaymaya devam etti. Çarşı-pazar derken iyiden iyiye dünyaya dalan insanlara ısrarla “Saadet Asrı”nı hatırlattı. Onları Rasülülah’ın (s.a.v.) mirası Kur’an ve Sünnet’e sahip çıkmaya çağırdı.

Hastalığı ve Vefatı

Ebu Hureyre’yi (r.a.) hayatının sonlarına doğru dayanılmaz bir irtihal tutkusu kuşattı. Hasta yatağında kendisini ziyarete gelen Ebu Seleme b. Abdirrahman; “Allahım! Ebu Hureyre’ye (r.a.) şifa ver.” diye dua edince, O şöyle mukabelede bulundu: “Allahım! beni tekrar (dünyaya/sihhate) döndürme.” Bu duayı iki defa tekrar etti ve sonra şöyle dedi: “Ey Ebu Seleme! Eğer ölmek gücün dahilinde ise hemen öl. Nefsimi kudretinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, alimler üzerine ölümün kırmızı altından daha sevimli olduğu bir zamanın gelmesi yaklaşmıştır. Ya da yakında insanlar öyle bir ortamda bulunacaklar ki, adam Müslümanın kabrine gelecek ve ‘şu kabrin sahibi olmayı ne kadarda isterdim.’ diyecektir.”[40]

Vefat ettiği gün, Mervan b. Hakem kendisini ziyaret etti ve “Allah Teala şifalar versin” diye dua etti. Ebu Hureyre (r.a.)“amin” yerine şöyle dedi: “Allahım! sana kavuşmayı arzuluyorum. Sen de benim vuslatımı arzula.”[41]

Dar-ı Bekaya irtihal ettiğinde takvim hicri 58’i gösteriyordu. Yaşı 78 idi. Cenazenin techiz ve tekfin işlerini İbn Ömer (r.a.) ile Ebu Said-i Hudri (r.a.) ifa etti. Namazı Velid b. Utbe kıldırdı.[42] Cennetu’l-Bagi’ye defnedildi.

***

Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden sonra evlenen Ebu Hureyre’nin (r.a.) dört çocuğu oldu. Üçü erkek biri kızdı. Kızı, tabiin devrinin büyük imamı Said b. Müseyyeb ile evlendi.[43]

TENKİT

Ebu Hureyre… Adı belli. Nesebi malum. İslam’dan sonraki hayatı aşikar; sadık bir sahabi. Hazarda seferde hep Allah Rasülü (s.a.v.) ile beraber. İlme o kadar haris ki, dünya hiç gözüne gelmiyor. Ya da ikisinin bir arada barınamayacağını bildiğinden talebelik yıllarında dünyayı boşuyor. İlim uğruna çektiği açlık, bazen karnına taş bağlatıyor, bazen ciğerini toprağa dayamasına sebep oluyor. Kuvvetli hafızası, Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) duasıyla olağanüstü bir bereket kazanıyor. Sahabe, neden herkesten daha fazla hadis rivayet ettiğini O’na sorduğunda, Efendimiz’e (s.a.v.) mülazemetini gerekçe gösteriyor.

Tarihi hakikatlerin anlattığı Ebu Hureyre (r.a.) bu koordinatlar çerçevesinde yer almakta. Ne ki, bir de ideolojik okumaların, şahsi ihtirasların, cehaletin yönlendirdiği zıt okumalar var. Bu noktada söylenenleri, yazılıp çizilenleri, tarihi hakikatlerin en ileri derecede nasıl tahrif edilebileceğinin numuneleri olarak görebilirsiniz.

Münekkitlerin Not Defteri

Din ve meşrep itibariyle farklı yerlerde duran, fakat Ebu Hureyre (r.a.) karşıtı olma noktasında bir araya gelen Hakikat’in münekkitlerine göre; O’nun her ameliyesinde hususi niyetler vardır. Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikteliği hadis tahsilinden öte, aç karnını doyurmaya matuftur! Emanetinde gizli bir hıyanet, cömertliğinde saklı bir riya aranmalıdır. Hadis ezberlemesinin arka planında hileler mevcuttur. Rivayetleri, uydurmadır! Fakirlik zarfında kusur, tevazu libasında zillet mündemiçtir! Emr-i bi’l-ma’ruf’u insanları aldatmaya yöneliktir! Fitne yıllarında uzlete çekilmesi ise hizipçilik olarak yorumlanmalıdır!

Yaşadıkları devir, ait oldukları din ne olursa olsun Ebu Hureyre karşıtlarının not defterlerindeki hezeyan büyük oranda ayniyet arz etmektedir.

TENKİT EDENLER

Ebu Hureyre’yi (r.a.), İslam’ı ideolojik kalıplara sokmak isteyenler tenkit etti. Çünkü O’nun rivayet ettiği hadisler İslam’ın tahrif edilmesine mani olmaktaydı. Bu noktada bir çıkış yolu bulunmalıydı. İdeolojilerin meşruiyeti için Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayetleri aşılmalıydı. Bu yüzden O’nu yalancılıkla itham ettiler. Böylece dini tahrif hareketine meşruiyet kazandıracaklardı. Mu’tezile’den Şia’ya, Oryantalizmden Moderniteye kadar Ehl-i Sünnet karşıtı her anlayış O’nu tenkit etti. Tenkitte öncülük ise Mu’tezile’ye, O’nun içinde de “Nazzam”a aittir.

Nazzam

Adına “Nazzamiye” diye bir fırka da nisbet edilen meşhur mutezili Nazzam, Ehl-i Sünnet karşıtı fikirlerin odağıdır. Büyük sahabileri tenkit ve tekzip eden Nazzam, imametin Hz. Ali’nin (r.a.) hakkı olduğunu, bu noktada Allah Rasülü’nden (s.a.v.) mervi bir çok nass bulunduğunu fakat Hz. Ömer’in (r.a.) onları gizlediğini iddia eder. Hudeybiye’de Efendimiz’e; (s.a.v.) “Sen Allah’ın Rasülü (s.a.v.) değil misin? Biz hak yolda değil miyiz? Müşrikler ise batıl üzere değil mi?” diye sorarak Hz. Ömer’in (r.a.) imanda şüpheye düştüğünü[44] savunan Nazzam, Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet eden alimleri de ayıplar ve O’nun için “Ebu Hureyre (r.a.) insanların en yalancısıdır.”[45] iddiasında bulunur.

Sahabenin adaletini tartışmaya açan, daha da ileri giderek onları Allah Rasülü (s.a.v.) adına hadis uydurmakla itham eden Nazzam’ın hedefinde Sünnet’in otaritesini sarsmak vardır. Bunun kendince en makul yolu, ashabı töhmet altında bırakmaktır. Yalanla iç içe olanların rivayetleri merdut olduğuna göre, Nazzam’ın; “Kur’an’ın nazmında ki i’cazı inkar, mucizeleri reddetme, v.b. ” hususlarda temerküz eden görüşlerine, Hz. Rasülülah’tan (s.a.v.) naklettikleri hadislerle geçit vermeyen sahabenin rivayeti de pekala redde müstahaktır! Doğrudan Hz. Rasülülah’la (s.a.v.) hesaplaşmaya cesaret edemeyen Nazzam, Ebu Hureyre (r.a.)ve benzeri büyük sahabilerin sadakat ve imanını sorgulayarak kendine meşruiyet kazandırmaya çalışır. Gizli gündemini ifşa eden Sünnet ve Cemaat Alimleri Nazzam’ı red ve tekfir etmişlerdir. Sadece Ebu’l-Hasan el-Eşari O’nun tekfir edilmesiyle alakalı üç eser telif etmiştir.[46] Nazzam’ın da bağlısı bulunduğu Mu’tezile’nin nasıl bir anlayışa sahip olduğunu anlayabilmek için hicri 213’te vefat eden Sumame b. Eşres’in Cuma namazına yetişme telaşıyla camiye koşuşturan halkı kasdererek; “Bakın şu öküzlere, eşeklere” “Bu arab (Efendimiz’e işaret etmekte) insanların başına ne iş açtı.” [47] nev’inden serdettiği hezeyan kafidir.

Şia

Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) ahirete irtihaliyle ashabın çoğunluğunun irtidat ettiğini iddia eden Şia, kendi anlayışını temellendirebilmek için bütün yolları meşru kabul etmiştir. Hz. Ali’nin (r.a.) imametini isbat noktasında bir çok hadis uydurmuştur. Nitekim “Nehcu’l-Belağa” şarihi Şii müellif İbn Ebi’l-Hadid hadis uydurduklarını açıkça itiraf etmektedir.[48]

Hz. Ali’nin (r.a.) karşısında yer alanları tenkit ve tekfir eden Şia, fitne yıllarında uzleti tercih edip ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’yi (r.a.) de sıkı bir şekilde eleştirmiştir. O’nu, Emevi ve Muaviye yanlısı olmakla itham etmiştir. Şia’nın Ebu Hureyre’yi (r.a.) reddetmesinin arka planında, en çok hadis rivayet eden sahabi olmasına rağmen, Hz. Ali’nin (r.a.) imametine dair tek bir rivayetinin olmaması vardır. O’nu, adil kabul etmeleri durumunda kendileriyle çelişki içinde olacaklarını düşünmüşlerdir; “Madem Ebu Hureyre (r.a.) tek başına bir hadis mecmuasıdır, o takdirde niçin imanın esaslarından biri kabul ettiğiniz imametin Ali’ye (r.a.) tahsisi noktasında hiç rivayeti yoktur” nev’inden yöneltilecek muhtemel itirazın önünü kapatmaya çalışmışlardır.

Oryantalizm

Mu’tezile ve Şia tecrübesi, Sünnet’e rağmen yeni yaklaşımlar benimseyenlerin meşru addedilmelerinin imkansız derecede zor olduğunu göstermiştir. Yegane hedefi İslam’ın saf duruşunu bozup, yerine muharref bir İslam ikame etmek olan oryantalizmin İslami İlimlerle ilgilenmesi Ebu Hureyre (r.a.) bahsine farklı bir boyut getirmiştir. Şarkiyatçılar O’nu doğrudan reddetmenin yanı sıra müşahhas çalışmalarla hususi şüphe alanları da var etmişlerdir. En az Mu’tezile ve Şia kadar da etkili olmuşlardır. Çünkü söz konusu şüphelerin Mu’tezile ve Şia vesilesiyle ortaya atıldığı yıllarda Müslüman toplumda müktesabatı sağlam alimler vardı. Bugünse, bir onların yokluğu bir de Müslüman talebelerin master ve doktora eğitimi için batı ülkelerindeki üniversiteleri tercih etmeleri, oryantalizmin elini güçlendirmesine imkan sağlamaktadır.

Hadis üzerine yaptığı çalışmalarla öne çıkan Şarkiyatçı Sprenger (v. 1893) Allah Rasülü’nü (s.a.v.) anlattığı eserinde, Ebu Hureyre’den; (r.a.) aşırı dindarlığı sebebiyle hadis uydurmaktan çekinmeyen bir yalancı olarak bahseder. Dayanılmaz bir İslam düşmanı olan Ignaz Goldziher (v. 1921) ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Emeviler’in çıkarları doğrultusunda hadis uydurduğunu iddia eder.[49]

Orayantalizmin Ebu Hureyre (r.a.)hakkında ürettiği mesnetsiz iddialarının temelinde O büyük sahabinin şahsında bütün hadis mecmualarının sıhhatini lekelemek vardır. Kemiyyet itibariyle Ebu Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi bir yekün tuttuğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle itibar kaybına uğrayacak, neticede mesailinin çoğunluğunu hadisle temellendiren fıkıh ve kelam gibi İslami Disiplinler büyük bir sarsıntı yaşayacaktır. Şia’nın hadis hususunda irtikap ettiği tahrifata verdiği mukni cevaplarla büyük bir boşluğu dolduran İmam-ı Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir; “Ebu Hureyre’yi (r.a.) karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkar etmek anlamına gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis vardır. Bunların bin beş yüzü Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayetine dayanmaktadır.[50]

Mustağripler

Oryantalizm’in Ebu Hureyre (r.a.)çevresinde oluşturduğu şüpheler kısa zamanda İslam coğrafyasında makes bulmuştur. Bazı Müslüman müellifler Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit modasına katılmakla kalmamış O’nunla alay etmişlerdir. “Şeyhu’l-Madire”[51] gibi şen’i bir yakıştırma maalesef ki Müslümanlık iddiasında bulunan bir yazara aittir.

Orayantalizmle yeni bir hal alan Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit cereyanı, İslam dünyasında Şii müellif Abdulhuseyn Şerefuddin el-Amili, talebesi Muhammed Ebu Reyye ve Mısırlı yazar Ahmed Emin gibi müelliflerle temsil imkanı bulmuştur. İlk aşamada tenkitlerin şarkiyatçılara ait olduğunu itiraf eden “reddi mirasçılar” ciddi tepkilerle karşılaşınca hezeyanların tamamiyle kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece, işbirlikçi olmadıklarına Müslümanları inandıracaklardı. Bu noktada Mustafa es-Sibaî şunları nakletmektedir: “Hicri 1360 yılında Ezher’de İmam Zühri hakkında münakaşa patlak verdiği zaman Sünnet düşmanı Ahmed Emin, Ali Hasan Abdulkadir’e İslam’ı tahrif ederken nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini tenbihlerken şu hususa dikkat çekmişti: Oryantalistlerden aldığın görüşleri açıkça onlara nisbet etme, Ezher Ulemasına isnat et, kendi hususi araştırmalarının neticesi olarak göster. Yeni yaklaşımlara, onlarla kontakt kuranları rahatsız etmeyecek derecede şeffaf maskeler geçir. Tıpkı benim “Fecru’l-İslam” ve “Duha’l-İslam” kitaplarında yaptığım gibi…”[52]

Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebu Hureyre (r.a.) karşıtlığı Sünnet ve Cemaat Alimlerinin mukni cevapları haiz eserleriyle tesirsiz hale getirilmişdi. Batının siyasi nüfüzunu arkasına alarak İslam’a saldıran Oryantalizmin tetiklenmesi ile hastalık yeniden nüksetti. Bugünse şifa bulmaz bir illet olarak mikrop salmaya devam etmektedir.

Makalenin bundan sonraki bölümünde Ebu Hureyre (r.a.) karşıtlarının O’na yönelttikleri tenkitleri İslami usul ve esaslar çerçevesinde tahlil edecek ve neden Ebu Hureyre (r.a.) üzerinde himmetlerini(!) teksif ettiklerini cevaplamaya çalışacağız. Bunu yaparken Şii müellif Abdulhuseyin Şerefuddin’in “Ebu Hureyre”, şakirdi Muhammed Ebu Reyye’nin “Edva ala Sünneti’l-Muhammediyye” ve Ahmed Emin’in “Fecru’l-İslam” isimli kitaplarında tenkit konusu yaptıkları hususları esas alacağız. Çünkü bu üç müellif, İslami kimliğe sahip olmalarından dolayı Müslüman araştırmacılar nezdinde muteber ilim adamları olarak kabul edilmekte ve söyledikleri bazı hocalar tarafından aynen iktibas edilmektedir.

TENKİT MEVZULARI

Şia’nın İmamiyye fırkasına mensubiyeti ile şöhret bulan Abdulhuseyin Şerefuddin, Ebu Huyeyre’yi tenkit gayesi ile kaleme aldığı eserinin mukaddimesinde, “O, cahil, yoksul, yetim, üstü başı çıplak biridir” der. İslam’dan önce adının duyulmamasını da eleştiri konusu yapar. Bütün bunları söylerken ilmi esaslara riayet ettiğini, yalnızca hakkı dile getirdiğini de vurgulamaktan geri durmaz. [53]

Ümmi Oluşu

Yalanlarını perdelemek için samimiyet izharında bulunan yazar, hangi ilmi ölçüleri esas almaktadır?! Ümmi olmak ne zamandan beri insanların adaletini lekeler olmuştur?!

Cahiliyye devrinde okuma-yazma bilenlerin sayısı bir elin parmakları kadar azdı. Nitekim sahabenin çoğunluğu da İslam’dan önce ümmi idi. Allah onların kalbini İslam’a açınca yaşadıkları devrin ulu hocaları oldular. Bütün bir ümmetin üstatları kabul edildiler. Kur’an, Efendimiz’i (s.a.v.) anlatırken ümmi olduğuna vurgu yapmaktadır. Hadiseye vahyin ışığında bakıldığında görülecektir ki; ümmilik İslam adına bir noksanlık değil, bir kemaldir. Çünkü oryantalizmin İslam’ı farklı kültürlere isnat iddiası, ümmi oluşun bereketiyle işin başında çürütülmektedir. Ümmi bir medeniyetin tek bir iletişim vasıtası vardır; O da vahiydir. Sonra en büyük faaliyeti Allah’ın yarattığı kanunları keşfetmek olan beşeri ilmin Allah Teala’nın bilgisi katında değeri ne olabilir ki?! Beşeri bilginin nihai noktası yaratanın sırlarını keşfetmekse, bizzat yaratanın bilgisine ulaşanın ondan müstağni olması bir üstünlük izharıdır. Bu yüzden ümmilik basit müşahhas yerine, ulvi mücerrede talebe olmaktır.

Ebu Hureyre’nin (r.a.) ümmi oluşu İslami anlayış çerçevesinde değerlendirildiğinde bir eksiklikten öte, rivayet ettiği hadisler adına bir sigortadır. Çünkü yalancı olmakla itham ettikleri Ebu Hureyre (r.a.)-ilk planda- okuma yazma bilseydi; “bu adam geçmiş ümmetlerin kitaplarından alıp da bize aktarıyor” diye iftiralarına yeni bir malzeme bulacaklardı. Fakat ümmi oluşu tek bilgi kaynağının Hz. Rasülüllah (s.a.v.) olduğunu isbat, gayrisini ise tekzip eder.

İslam’dan Önceki Hayatı

Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’dan önceki hayatının etraflı bir şekilde bilinmemesinin O’nun adaletiyle nasıl bir ilişkisi olabilir?! Ya da bu hangi açıdan O’na zara verir?! Ebu Bekir, Ömer, Osman, Sa’d, Ali, Abdurrahman b. Avf (r.anhüm) da İslam’dan önce gayri şehir kişiler değiller miydi?! Aynı mantıkla onların da adaletini tartışmaya mı açacaksınız?! Yoksa Müslüman olmak belli bir statüye sahip olanların mı hakkıdır?! Meşhur olmayanlar, varoşlarda yaşayanlar, mustazaflar İslam’ın neresinde durmaktadır?! Yazar ne der bilemem amma Kur’an, bütün statüleri geçersiz kılarak üstünlüğü takvada toplamaktır: “Allah katında en üstün olanınız ondan en çok korkanınızdır.”[54] Görüldüğü gibi müellif, Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit telaşıyla Kur’ani ölçüleri de redde tevessül etmektedir.

Fakirliği

Ebu Hureyre (r.a.) fakirdi. Yazarın bu noktada söylediği doğrudur. Yanlış olan ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.) fakirliğinden dolayı ayıplanması, adaletinin tartışmaya açılmasıdır. Dünyanın neresinde bir alim, fakir olduğundan dolayı tahkir edilmiştir?! Adaletin fakirlikle ne gibi bir ilişkisi olabilir?! Suffe Ashabı da fakirdi. O kadar ki, bazen günlerce aç kaldıkları olurdu. Hz. Rasülülah (s.a.v.) da kendini anlatırken “Ben (fakirlikten dolayı) kurutulmuş et yiyen kadının oğluyum.” demektedir. Kur’an, iffetli fakirlerin duruşunu takdirle yad eder: “(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allah yolunda cihada adamış, Allah’a taatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzünde dolaşıp kazanmaya imkan bulamayan, durumunu bilmeyen kişiye karşı gösterdikleri tokluktan dolayı onlarca zengin sayılan fakirlere verilmelidir. (Habibim!) Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler.”[55]

Fakirliği cerhe sebep gören Şii müellif, değirmen çevirmekten dolayı elleri çatlayan, Hz. Fatıma ve iliklerine kadar fakirliği yaşayan Hz. Ali (r.a.) hakkında ne diyecek? Onların adaletine de ihtiyatla mı yaklaşacak?!

Fakirlik ancak kapitalist ve aristokrat toplumlar için sorun teşkil edebilir. Eğer İslam’da aristokrasinin itibarı olsaydı, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) inanan ilkler arasında köleler yer almazdı.

Yazarın, Ebu Hureyre’nin (r.a.) üzerine alacak elbise, ayağına giyecek ayakkabı bulamamasını tenkit nedeni yapması da doğrusu anlaşılabilecek gibi değildir. Müellifin adalet kriterlerine uymayan öyle insanlar vardır ki; onlar Allah katında son derece muteberdirler. Cenab-ı Peygamber; “Kapılardan kovulan, saçı başı dağınık niceleri vardır ki; Eğer bir şeyi yapmaya dair yemin edecek olsalar muhakkak ki Allah Teala yeminlerinin gereğini yapar.”[56] buyurmaktadır. Sonra, ayakkabı sahibi olmak ne zamandan beri ve niçin adaletin sübutuna, aksi ise düşmesine neden olmaktadır?! Yoksa Allah Teala cennete girmeyi mucip şartlar zarfına lüks elbiseler giymeyi de mi koymuştur?! (Şenaatte oryantalizmi bile geride bırakan bir meşrep taassubuyla karşı karşıyayız.)

İslam’ı Kabul Ediş Zamanı

Şii müellif, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’ı geç kabul ettiğini iddia eder ve bu iddiadan hareketle bir takım indi mütalaalar serd eder.

Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’den çok önce Tufeyl b. Amr vesilesiyle İslam’ı kabul ettiğini, Hayber günü ise ilk defa huzur-u Nebi ile şerefyap olduğunu nakletmiştik. Bu ilk buluşmada Allah Rasülü (s.a.v.), Ebu Hureyre’ye (r.a.) ganimetten pay vermişti. O ise, bu esnada İbn Gavgal’ın katili Eban b. Saîd b. As’a hiçbir şey verilmemesini, taraf-ı Risalet’ten bizzat istemişti. Bu talep, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’den çok önce Müslüman olduğuna, Yemen’de iken Müslümanlarla alakalı haberleri takip ettiğine işaret etmektedir. Hem o kadar ki; Allah Rasülü’nün (s.a.v.) huzurunda görüş beyan edecek derecede bir takip… Bütün bunlara rağmen, O’nun Hayber’den sonra Müslüman olduğunu kabul etmiş olsak dahi ne değişecek? Geç Müslüman olması bir kusur mu kabul edilecek?! Bu durumda Hayber’den sonra Müslüman olan Halid b. Velid, Amr b. As, Osman b. Ebi Talha ve diğerleri (r.anhüm) için denilecek?

Rivayet Tarzı

Sünnet ve Cemaat anlayışına yönelik insaf dışı tenkitleriyle şöhret bulan Ahmed Emin, Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleri yazmayıp hafızasından rivayet etmesini[57] O’nun adına bir eksiklik kabul eder.

Hadis tarihiyle alakalı malumatı olan herkes, rivayetleri kafa arşivinden nakletme noktasında Ebu Hureyre’nin (r.a.) yalnız olmadığını, ashabın neredeyse tamamının aynı usulü takip ettiğini bilir. Zaten Ebu Hureyre (r.a.) de kendisinin hadis yazmadığını, sadece Abdullah b. Amr b. As’ın (r.a.) duyduklarını kayda geçtiğini itiraf etmektedir. Aslında Ahmed Emin de İslam’ın ilk asrında hadislerin hafızalarda korunduğunu ve oralardan nakledildiğini söylemektedir. Fakat hadiseyi mevcut bağlamından koparıp Ebu Hureyre’ye (r.a.) tahsis ederek okuyucu zihninde şüphe uyandırmaya çalışmaktadır. Nitekim ashabın hafızasını ve Saadet Asrı’ndaki durumu bilmeyenler üzerinde de etkili olmuştur.

Genelde Sünnet düşmanları özelde ise Ahmed Emin, Ebu Hureyre (r.a.) hakkında şüphe oluşturup hadis mecmualarının itibarını zedeleyebilmek için, normal olayları olağan üstüymüş gibi takdim eder; “Madem ki Ebu Hureyre (r.a.) kayda geçmeden hadis rivayet etmiştir, bu durumda sıklıkla yanılmış olması mümkündür” demek ister.

***

Allah Rasülü (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) dua etmiştir. Peygamber duasının bereketi O’na unutmaz bir hafıza nasip etmiştir. O duaya güvenerek sahabenin ileri gelenleri Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet etmişlerdir. Bu, O’nun güvenilir bir hafızaya sahip olduğunun açık bir delilidir. İmam Buhari, sahabe ve tabiinden olup da Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet edenlerin sayısının sekiz yüzü aştığını bildirmektedir. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Cabir b. Abdillah, Enes b. Malik (r.anhüm) ondan hadis rivayet eden sahabiler arasındadır.[58] Ebu Hureyre (r.a.) ile çağdaş olan alim sahabiler, O’ndan hadis alırken, Ahmed Emin’in, O’nun hadis yazmamasını gerekçe gösterip rivayetlerinden istinkaf etmesi, oryantalist düşünceye hizmetten başka bir izah kabul etmez.

***

Güvenilir bir hafızaya sahip olan ve ulema nezdinde doğruluğu ile tanınan bir muhaddisin, kitaptan rivayet etmemesi ilmine halel getirmez. Hatta bazı alimler kuvvetli bir hafızaya sahip olan bir muhaddisin ezberden rivayet etmesini, başka bir muhaddisin eserinden rivayet eden ravinin hadisinden daha üstün kabul etmişlerdir. Bu noktada usul alimleri şöyle demektedir: “Biri işitme, diğeri ise yazı yolu ile alınan iki hadis tearuz ettiğinde işitme yoluyla sabit olan daha üstün kabul edilir.” Çünkü, bizzat Allah Rasülü’nden (s.a.v.) işitilen hadiste uydurma ve hata ihtimali azdır.

İlim-irfan geleneğinde şifahi eğitim, kitabi olandan çok daha eskidir. Yazının tarihi birkaç bin yıl geriye giderken, sözün tarihi ta Hz. Adem’e uzanır. Yazının icadından sonra da şifahi eğitim gücünü korumuştur. Allah Rasülü (s.a.v.) de hadislerin şifahi usulle alınmasını talep etmiştir. Hadislerin Kur’an’la karıştırılmaması –bu hususta- Efendimiz’in (s.a.v.) öncelikli amacı olmuştur. Şüphesiz bunun tedbirini de manen almıştır; Ebu Hureyre (r.a.) gibi hadiste büyük vazife üstlenecek hafızaların kemali için dua etmiştir.

Kitaplara bağlı kalmak, insana rehavet aşılar. Böyle birisi tahsil ettiği müktesebatını sadece muhtaç olduğu zamanlarda ziyaret eder. Fakat ezberin muhafazası güç olduğundan sürekli aktivite ister. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.) sürekli hadis rivayet etmesi, hata yapmasına değil yapmamasına neden olmuştur.

Rivayette En Önde Olması

Şii müellif Abdulhüseyin, Ebu Hureyre’ye (r.a.) ait hadislerin 5374 gibi bir rakama ulaşmasına, Buhari’nin ise O’ndan 446 hadis rivayet etmesine inkar dolu bir taaccüple bakar. Kendince şöyle bir akıl yürütür; Dört halife uzun yıllar Hz. Rasülülah (s.a.v.) ile birlikte olmalarına rağmen toplam rivayetleri ancak Ebu Hureyre’nin (r.a.) % 27’sine tekabül ediyor. Zira Ebu Bekir’den (r.a.) rivayet edilen hadisler 142, Hz. Ömer’e (r.a.) isnad edilenler 537, Hz. Osman’dan (r.a.) mervi olanlar 146, Hz. Ali’ye (r.a.) ait olanlar ise, 586’dır. Yekunu ise 1411’dir.

Akıl sahiplerini düşünmeye çağıran müellif, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’a geç girmesini (!) ve ümmi oluşunu gerekçe göstererek adaletini cerh eder. Dört Halife’nin İslam’da ilklerden olmalarını, vahyin gelişine tanıklık etmelerini, yirmi üçü Efendimiz’le (s.a.v.) birlikte, toplam elli iki yıl İslam’ın içinde yer alışlarını, ümmeti sevk ve idaredeki başarılarını anlatır. Ardından da “Durum bu iken, tek başına Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen hadisler nasıl olur da dört halifenin rivayetlerinden kat be kat daha fazladır?” diye sorar.

Ebu Hureyre’ye (r.a.) karşı tarifi imkansız bir kin besleyen Şii müellif; “Bana iki kap ilim verildi, birini rivayet ettim, diğerini anlatsaydım boğazım vurulurdu. ” hadisini zikrederek O’nunla alay eder. Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) halifesi olmadığını, bu yüzden sır kapsamında değerlendirilebilecek hadisleri öğretme noktasında Efendimiz’in (s.a.v.) O’nu tercih etmesinin mantıksız olduğunu söyler. Yazara göre, Ebu Hureyre (r.a.) aşağılık bir adamdır. Muhatap alınıp hakkında tek kelime söylenmesi bile doğru değildir.

Müellif, “Ebu Hureyre (r.a.) ne hadis gizler, ne de yazar.” rivayetinin yukarıdaki hadisle (Viaeyn Hadisi) çeliştiğini de iddia eder. Çünkü yazara göre ilk hadiste açıkça hadisi rivayet etmekten istinkaf etmenin itirafı vardır. Her hadisede olduğu gibi, bu hususta da O’nunla alay eder. Kendince bir takım farazi sorular üretir ve yanıtlar.

“Rasülülah’ın (s.a.v.) ashabı içerisinde benden daha fazla hadis rivayet eden olmadı. Ancak Abdullah b. Amr (r.a.) müstesna. Çünkü o yazıyordu. Ben ise yazmıyordum.”[59] Yazara göre, bu hadis, Ebu Hureyre’nin (r.a.) en fazla rivayeti olan sahabi olması gerçeğiyle çelişir. Açıkça rivayette kesretin Abdullah b. Amr’da (r.a.) olduğunu söyleyen Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleri 5374, Abdullah’ın ki ise 700’dür.[60]

Tashih Bir: Mustağriplerin Göremediği

Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan üç yıllık birlikteliğe 5374 hadis sığdırması olağan üstü bir hadise değildir. Çünkü o devir insanları içerisinde daha kısa zamanda O’ndan kat be kat daha fazla metin ezberleyenler vardır. Nitekim kitaplarda uzun şiirleri bir defada hıfzeden nice şahsiyetlerin hatıraları mevcuttur. Ebu Bekir’in (r.a.) nesep bilgisi, Aişe’nin (r.ah.) şiir birikimi, Hammad’ın eyyam-ı arab malumatı[61] karşısında Ebu Hureyre’nin (r.a.) üç yıla sığdırdığı nedir ki? Sonra, klasik usulde bir medrese talebesi dahi kısa zamanda Nahiv’de; “Elfiye”yi, Akaid’te; “Emali”yi, Hadis Usulünde; “el-Menzumet’ul-Beykuniyye”yi, Furu’ fıkıhta “Kuduri”yi … ezberler, öyle icazet alırdı. Moritanya’da bu gün bile onlarca Kütüb-i Sitte hafızı vardır. Yazarın Ebu Hureyre (r.a.) ile Raşid Halifeler arasında yaptığı oranlamayı medrese müfredatı ile Ebu Hureyre (r.a.) arasında yaptığınızda göreceksiniz ki üç yılda ezberlenen 5374 hadis, altı ayda bir acem tarafından ezberlenen 6666 ayete nisbetle (şöhretinden dolayı bu rakam kullanılmıştır.) hiç de hayreti mucip değildir.

Rivayetlerin çokluğuna hafıza açısından bakıldığında, Ebu Hureyre’nin (r.a.) beş bin küsür hadisi rivayet etmesi makuldür. Fakat bütün bu makuliyet içerisinde sadece Ebu Hureyre’ye (r.a.) ait bir takım hususiyetler vardır ki; onlar hesaba katıldığında rivayetlerin bilinen sayıdan aşağıda olmasında bir olağan üstülük olmaktadır. Çünkü Ebu Hureyre’nin (r.a.) üç yıl Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikte olması, Suffe’nin başkanı sıfatıyla Efendimiz’le (s.a.v.) sürekli irtibat kurması, hadis tahsili için aç karnına taş bağlayıp Peygamber’in gündemini takip etmesi, başka türlü izah kabul etmez.

İbn Ömer[62], Talha b. Ubeydillah[63], Ebu Eyyup el-Ensari[64] (r.anhüm.) gibi sahabiler de Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadis ilmindeki yüksek mertebesini itiraf etmekte ve bunu Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan birlikteliğine bağlamaktadırlar.

Son Üç Yılın Bereketi

Efendimiz’in (s.a.v.) son üç yılı, ictimai, siyasi, hukuki bir çok mühim hadiseye tanıklık etmiştir. Çünkü Kureyş’in ateşkesi ardından bütün mesaisini İslam’a davete hasretti. Farklı bölgelere İslam elçilerini gönderdi. Medineye’de “Ceziretu’l-Arap”ın her köşesinden kabileler geldi. Ebu Hureyre (r.a.), Allah Rasülü’nün (s.a.v.) baş ucunda bekleyen müdakkaik bir talebe suretinde bütün bu olup-bitenlere tanıklık etti. Gözleriyle gördü, kulaklarıyla işitti ve yüreğiyle ezberine aldı. Kimsenin sormaya cesaret edemediği konuları Hz. Rasülülah’a (s.a.v.) sorup-öğrendi.[65]

***

Ebu Hureyre’nin (r.a.) beş bin küsür hadis rivayet etmesi tamamiyle olağan bir durumdur. Bu noktada diğer sahabilerin Ebu Hureyre (r.a.)ile benzer konumda olamamalarının sırrı ise Allah Rasülü’nün (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) yönelik hususi dualarıdır. Peygamber duasının bereketi rivayetlerin miktarına etki emiştir. Bunu anlayabilmek için, muhakkak mümin olmak gerekmez. Tarihi verileri tahrif etmeden okuma dürüstlüğüne katlanan herkes rivayet noktasında Ebu Hureyre’nin (r.a.) hangi amillere binaen “kümbetler arasında yükselen bir Kubbe-i Harda” olduğunu idrak edecektir.

Tashih İki: Kırk Yıllık Tahsil

Ebu Hureyre (r.a.) rivayet ettiği hadislerin bir kısmını sahabeden almıştır. Ashabın birbirinden rivayeti ise meşhur ve makbuldür. Böyle bir rivayetin kusurlu kabul edilecek bir yönü yoktur.[66] Ebu Hureyre’ye (r.a.) ait hadislerin madem ki önemli bir bölümü sahabeden rivayet edilmiştir. Bu durumda O’nun hadis tahsili üç yılla sınırlandırılamaz. 5374 hadisin arka planında Efendimiz’den (s.a.v.) sonra yaşanan kırk küsür yıllık ömür de vardır.

Tashih Üç: Raşid Halifelerle Ebu Hureyre’nin Mukayesesi

Yazarın, Raşid Halifelerin tamamının Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmemesi hususunda ki ifadesi, tashih cihetiyle en az diğerleri kadar aciliyet arz etmektedir.

Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.anhüm) İslam’a girme noktasında Ebu Hureyre’den (r.a.) öndedirler. Buna rağmen O’nun kadar hadis rivayet etmemişlerdir. Bütün bunlar doğrudur. Fakat bu doğruluk Ebu Hureyre’nin (r.a.) cerh edilmesini mucip değildir. Çünkü raşid halifeler Efendimiz’den (s.a.v.) sonraki hayatlarında umuru devletle iştigal ettiler, çeşitli bölgelere alimleri, kurraları, kadıları gönderdiler. Onlar da tıpkı halifeler gibi bulundukları yerlerde taşıdıkları emanetin gereğini yerine getirdiler. İslam ümmetinin refahı için çalıştılar. Herkes hususi vazife alanında var oluşunun gereğini ifa etti. Hadise bu minval üzere iken çıkıp da şunu yapan, niçin bunu da yapmamıştır diyemezsiniz. Futuhat ile uğraşan Halid b. Velid’in az hadis rivayet etmesi, nasıl levm edilmesine medar olamayacaksa, ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’nin (r.a.) de çok hadis rivayet etmesi yadırganmasına vesile ittihaz edilemez. Bu mantıkla hareket edenler Osman b. Affan’ı (r.a.) ya da Abdullah b. Amr’ı fetih sancağını taşımadılar diye de ayıplayacaklar mı?!

Ebu Bekir (r.a.) , Efendimiz’in (s.a.v.) irtihalinden sonra iki yıl yaşadı. Bütün bu zaman zarfında devlet başkanı olarak görev yaptı. Şartlar, hadis rivayet etmesine mani oldu.

Hz. Ömer (r.a.), Medine’de şehrin dışında “Avali” denen yerde oturur, şehir merkezine arkadaşıyla münavebeli olarak inerdi. Hilafet yıllarındaki yoğun devlet gündemi de buna eklendiğinde neden 537 hadis rivayet ettiği aşikar olur. Hz. Osman (r.a.) ve Ali (r.a.) içinde benzer nedenler geçerlidir. Buna mukabil Ebu Hureyre (r.a.), seferde, hazarda sürekli Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikteydi. Ömrünü ilme adamıştı. Siyasi işlerin de dışında kalmıştı. Bu yüzden O’nunla Raşid Halifeler arasında bir denge aramak, kıyas yapmak büyük bir hatadır.

Tashih Dört: Manası Tahrif Edilen Hadis

Yazarın, “Viâeyn” hadisi ile alakalı istihzalarına bakıldığında Ebu Hureyre’yi (r.a.) kafasında ki ideolojik doğruları tahkim edebilmek, mezhebine meşruiyet kazandırabilmek için okuduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen O düşünüyor ki; Ebu Hureyre’nin (r.a.) çökertilmesiyle topyekün Sünnet ve Cemaat Anlayışı da çökecektir. Bu yüzden en sahih rivayetleri dahi hiç bir oryantalistin çarpıtamadığı kadar tahrif etmektedir.

Hususi konularda Peygamber’e sırdaş olmak alay değil, tebrik mevzuudur. Sonra Ebu Hureyre (r.a.) sırriyette hususileşen tek sahabi de değildir. Huzeyme b. Sabit herkesin iki şahitle katılabileceği davalarda tek başına şahadet etmiş, Efendimiz (s.a.v.) de kendine has bir davada O’nun şehadetini kabul etmiştir. Huzeyme’ye bu yetkiyi bizzat Allah Rasülü (s.a.v.) vermiştir. Ebu Bekir (r.a.) gibi, Ömer (r.a.) gibi sahabilere rağmen münafıkların listesini yalnızca Huzeyfe (r.a.) biliyordu. Muaz b. Cebel (r.a.) Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sırdaşlarındandı. Ölüm döşeğinde iken “ilmi gizleyen” biri olma korkusuyla Allah’tan istiğfar ederek etrafındakilere şu hadisi nakletmişti: “Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; ‘Kalbiyle tasdik ederek Kelime-i Şahadeti okuyan hiçbir kimse ateşte yanmayacaktır.’ Bunu insanlara haber vereyim mi ki sevinsinler Ya Rasülellah dedim. Efendimiz (s.a.v.): ‘Bu durumda O’na güvenirlerde ibadet etmezler.’ buyurdu.”[67]

Huzeyme, Huzeyfe, Muaz b. Cebel ya da diğerleri Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ne veliahtları ne de kendinden sonra gelecek halifeleriydi. Fakat Efendimiz (s.a.v.) onlara bir takım özel bilgiler verdi. Kimi, onları kendisiyle birlikte mezara götürdü. Kimi de ilmi gizleme korkusuyla ölüm döşeğinde iken tebliğ etti. O (s.a.v.), hususi şahıslara, hususi bilgiler verdi. Madem bu Ebu Hureyre (r.a.) ile sınırlı olmayan bir sünnettir, bu durumda Ebu Hureyre (r.a.) ile veliaht muhabbeti yapıp istihza eden yazar gerçekte o sünnetin sahibi Allah Rasülü (s.a.v.) ile alay etmektedir. Ne ki Şii müellif bunu İslam adına yapmaktadır.

Tashih Beş: Viaeyn Hadisi

Yazarın iddia ettiği gibi “Viâeyn” hadisi “Ebu Hureyre (r.a.) ne hadis gizler ne de yazar” rivayetiyle çelişmektedir. Çünkü Ebu Hureyre (r.a.)iman esasları ya da ahkam-ı fıkhıyye ile alakalı faydalı ve öğrenilmesi zorunlu olan bir ilmi gizlemiyor. Gizlenmesi söz konusu olan malumat, bazı kıyamet alametleri ya da Müslümanların ileriki yıllarda karşılaşacakları fitneleri muhtevidir.[68]

Tashih Altı: Abdullah b. Amr ve Ebu Hureyre

Sahabe içerisinde Ebu Hureyre’den (r.a.) daha alimleri de vardı. Fakat kimi hususi meslekleri itibariyle, kimi de yanılma endişesiyle Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmedi. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.) en fazla hadis rivayet eden sahabi olması diğerlerinin ilmi kudretini lekelemez. Abdullah b. Amr’ın (r.a.) hadisleri yazmasına rağmen rivayetlerinin yedi yüzlerde kalması ise daha çok O’nunla alakalı bir durumdur. Ebu Hureyre’nin (r.a.) “O yazardı, ben yazmazdım.” hadisi ile istidlal edip “işte Ebu Hureyre (r.a.) kendi ağzıyla hadis uydurduğunu itiraf etti.” demek metni tahrif edip sonrada Ebu Hureyre’ye (r.a.) isnat etmektir. Fakat yazar, ben metinden anlatılanı değil de anlamak istediğimi istinbat ederim derse, o zaman “ya selam” demekten öte söyleyecek bir sözümüz olmaz.

Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivayet ettiği hadislerinin Ebu Hureyre’ye (r.a.) nisbetle az olmasının arka planında şu gerçekler vardır:

Abdullah b. Amr (r.a.) ilimden ziyade ibadetle iştigal ederdi. O kadar ki, evlendiği ilk gece dahi ibadet etmeyi hanımıyla birlikte olmaya tercih etmişti.

Abdullah (r.a.) hadisleri rivayet etme yerine bizzat yaşardı. Kendi iç dünyasında yoğunlaşması rivayetlerinin de az olmasına yol açtı.

Abdullah b. Amr (r.a.) büyük şehirlerin fethinden sonra genellikle Mısır ve Taif’de ikamet etti. İlim tahsil edenler ise, Medine gibi bu iki şehre seyahat etmezlerdi.

Ebu Hureyre (r.a.) vefat edinceye kadar Medine’de fetva ve hadis rivayetiyle iştigal etti. Mescid-i Nebevi’de oturur, kilometrelerce mesafeleri O’ndan hadis dinlemek için kat eden Müslümanlara Hz. Peygamber’den duyduklarını anlatırdı. Haliyle etrafında ilim haleleri oluşmuştu. Yüzlerce kişi, O’nun, ravisi olduğu hadisleri rivayet edebilmek için birbirleriyle yarışırdı.

Efendimiz’in (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) özel duası vardı. Yazmadı, fakat rivayet ettiğini bir daha hiç unutmadı. Bu noktada hafızası müteaddit kereler sınandı, görüldü ki, Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) “Allah’ım O’na unutulmaz ilim ver.” duası bütün varlığıyla karşılık bulmuş. Abdullah (r.a.) ise benzer içerikli bir duaya muhatap olmamıştı.

Abdullah b. Amr (r.a.) , Şam’da bir deve yükü kadar Ehl-i Kitap’ın eserlerinden temin etmişti. Onlara bakar bazen de onlardan rivayet ederdi. Bu yüzden tabiinin ileri gelenleri İsrailiyyat karışır endişesiyle Abdullah’tan hadis almaya pek yanaşmadılar.[69] Rivayetlerinin yedi yüzlerde kalmasında, Hz. Muaviye ve Yezid devrinde hadis rivayetinin engellenmesinin de büyük payı vardır.[70]

Bütün mesaisini ilme hasreden bir talebenin bilmesine değil, bilemesine hayret edilir. Bu yüzden karın tokluğuna, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) mülazemet eden Ebu Hureyre’nin çok hadis rivayet etmesi vazifesini hakkıyla ifa ettiğine işaret eder.

KA’BU’L-AHBAR BAHSİ

İslami ilimler zarfında İsrailiyyat’ın azim bir tesire sahip olduğunu iddia eden zındıklar, Ka’bu’l-Ahbâr’ın sahabe ile olan münasebetini indi mütalaalarla kendi lehlerine kullanmak istemişlerdir. Ka’b’ın, zındıkların ifsad gayretine malzeme edilmesinin en baş nedeni ise, O’nun aslen Yahudi olmasıdır. Yemen’de dünyaya gelen ve hicri on iki yılında Hz. Ömer’in (r.a.) devr-i hilafetinde Müslüman olan Ka’b’ı[71] müsteşrik ve müstağrip koalisyonu ısrarla İslam’ı tahrif etmek için faaliyet gösteren gizli bir komitenin üyesi olarak da takdim etmektedir. Bundan gayesi ise, sahabe ile bilgi alış-verişinde bulunan Ka’b’ın İslami disiplinlere İsrailî bir çok malumatı dahil ettiği kanaatini yaymaktır.

Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre (r.anhüm), Ka’b’tan bir takım rivayetlerde bulunmuştur. Şii müellif Abdulhüseyin[72] ve Muhammed Ebu Reyye, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Ka’bu’l-Ahbar’dan nakillerde bulunmasını O’na talebelik yapmak olarak niteler, ardından da Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği hadislerin gerçekte Ka’b’tan mervi olduğunu iddia eder. Tarifi imkansız bir derecede Ebu Hureyre (r.a.)düşmanı olan Ebu Reyye; O büyük sahabinin Ka’b’tan duyduklarını Allah Rasülün’den (s.a.v.) işitmiş gibi naklettiğini, gerçekte ise O’nun Ka’b’ın elinde bir oyuncak olduğunu söyler. Ebu Reyye, çürük iddialarını destekleyebilmek için birkaç hadisi de davasına tanık gösterir.[73] Fakat delil olarak takdim ettiği hadislerin hiç birisinde muvaffak olamamıştır.

Tashih

Kimin ne derece mümin olduğunu ya da nasıl bir imana sahip olduğunu yalnız Allah Teala bilir. Bu yüzden Ka’b’ın Yahudi olması iman edişine engel teşkil eder, denemez. Nitekim Allah Rasül’ü (s.a.v.) kimseyi sahip olduğu etnik ya da dini kökenden dolayı geri çevirmemiştir. Ka’b’ın yaptıkları ya da söylediklerine bakmak yerine, etnik kökeninden dolayı imanını sorgulamak, İslami bir ameliye de değildir. Ayrıca Ka’b’ın imani noktada ki güvenirliği asrının tanıkları tarafından da tasdik edilmiştir. Hadis rivayetinde önde olan sahabilerin ondan rivayet etmeleri de buna işaret etmektedir.

Ka’b cumhura göre Sika bir ravidir. Bu yüzden adı, zayıf ve metruk ravileri muhtevi eserlerde geçmez. Zehebi, “Tabakatu’l-Huffaz”da, İbn Asakir “Tarih-u Dimeşk”de, Ebu Nuaym “Hilye”de, İbn Hacer Askalani “el-İsabe”de ve “Tehzibu’t-Tehzip”te ondan bahseder. Hadis münekkitleri Kab’ın güvenilir bir ravi olması hususunda ittifak halindedirler.[74]

Hicri on iki yılında Müslüman olan Ka’b, Medine’ye gelince Ebu Hureyre (r.a.) ile birlikte olmaya önem vermiştir. O, Ebu Hureyre’ye (r.a.) geçmiş ümmetlerin haberlerinden nakiller yapmış Ebu Hureyre de (r.a.) O’na, Allah Resülü’nün hadislerini rivayet etmiştir. Ebu Hureyre’yi (r.a.) Ka’b ile olan bu bilgi paylaşımından dolayı tenkit etmek, hiçbir usul ve esasa dayanmayan ideolojik bir okumadır. Çünkü her hangi bir Müslüman’ın İslami ölçüler çerçevesinde eski ümmetlerle alakalı malumata sahip olması ve O’nu kullanması meşrudur. Nitekim Allah Rasülü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “İsrail oğullarından haber verin. Bunda hiçbir sakınca yoktur.”[75] İsrailî bilgiyi kullanmada ki kesin ölçüye gelince; o şu şekilde formüle edilmiştir: “İslam’ın doğruladığı kabul, tekzip ettiği reddedilir. Bunun dışındakilerde ise tevakkufta bulunulur.”[76]

Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği hadislerin gerçekte Ka’b’a ait bilgiler olduğunu fakat Ebu Hureyre’nin (r.a.) onları Allah Rasülü’ne (s.a.v.) isnat ederek İslamileştirdiğini iddia etmek ise ancak insaf fukaralarının nasibi olabilir. “Her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa cehennemde ki yerini hazırlasın.”[77] hadisini rivayet eden sahabilerden biri de, Ebu Hureyre (r.a.) olsun, sonra da Ka’b’tan dinlediği İsrailî bilgiyi hadis diye rivayet etsin, ne mümkün! Maalesef ki, Ebu Reyye’nin ölçü tanımaz düşmanlığı Ebu Hureyre’nin (r.a.) çok sıradan hareketlerini dahi O’nun aleyhinde ki bedihi deliller gibi takdim etmesine sebep olmuştur.

Yanlış Yere İsnad Edilen Bir Hadis

Ebu Reyye’nin, Ka’b’ın İsrailî bilgisinden nakil olduğunu iddia ettiği Ebu Hureyre (r.a.) hadisleri, gerçekte farklı yollarla bir çok sahabi tarafından da rivayet edilmektedir. Bu durumda, Ka’b’ın bütün bir ashabı etkilediği mi söylenecektir?! Ebu Reyye’nin istidlal ettiği hadislerden birisini tahlil ederek hadiseyi vuzuha kavuşturalım: “Cennette öyle bir ağaç vardır ki, bir atlı gölgesinde yüz sene yürür (yine de mesafeyi kat edemez.). Bu hadisi Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet eden hadis allameleri arasında şu isimler vardır: Ahmed b. Hanbel (Müsned), Müslim (Sahih), Buhari (Sahih), Abdurrezzak (Musannef), Tirmizi (Camiu’s-Sahih)… Allah Rasülü’nden (s.a.v.) söz konusu hadisi rivayet eden diğer sahabiler ise şunlardır: Enes b. Malik, Ebu Saîd-i Hudri, Sehl b. Sa’d[78], Abdullah b. Abbas, Esma binti Ebi Bekr(r.anhüm) .[79]

İbn Kesir bu hadisin mütevatir olduğunu, yollarının farklılığı, isnadının güçlü oluşu ve ravilerinin güvenirliliğinden dolayı da, münekkit hadis alimleri tarafından kesin bir dille sihhatinin vurgulandığını bildirmektedir.[80]

Bir çok sahabiden rivayet edilen bu hadisi sonraki kuşaklara nakledenler arasında tabiinin büyükleri de vardır. Bütün bunları Ka’b aldatmıştır mı diyeceksiniz?! Muhal farz, bu iddia doğru olsun, bu durumda Ka’b bu sözle ne kast etmiş olabilir? Niçin böyle bir ameliye içerisinde olsun?! Sonra hadis rivayet ederken acaba gayri ihtiyari olarak Efendimiz’in (s.a.v.) tek bir kelimesini farklı rivayet eder miyim endişesiyle yüzünün rengi değişen, gözleri kan çanağına dönüşen, boğazındaki damarlar patlarcasına şişen sahabenin Ka’b’ın sözünü Allah Rasülü’ne (s.a.v.) isnat etmesine sessiz kalması ne mümkün!

Ebu Reyye ya da diğerleri niçin Ebu Hureyre (r.a.) üzerinde başkalarının tesirini ararlar? Onlara göre Allah Rasülü (s.a.v.) Ka’b kadar bir etkiye sahip değil midir ki, O’nun hadisleri dururken Ebu Hureyre (r.a.) Ka’b’ın İsrailî biligisini rivayet etsin.

Ebu Hureyre’yi (r.a.) Efendimiz’den (s.a.v.) başkasına isnat etmek en basitinden ideolojik okuma mahkumiyetidir. Ne ki, sadece oryantalistlerin gör dediklerini görenler duruşlarını değiştirmedikçe en bedihi hakikatleri, en çarpık bilgi diye nakletmeye devam edeceklerdir.

HANEFİLER ADINA İŞLENEN CÜRÜM

Ebu Hureyre’ye (r.a.) karşı oluşturulan müsteşrik ve mustağrip birlikteliğinin istismar ettiği konulardan biri de, Hanefi Fakihlerin O’nun rivayet ettiği hadislerle olan münasebetidir. Ahmed Emin’e göre, Hanefi Fakihler “Musarrât” (sütün sağılmayarak memede toplanması)[81] hadisinde olduğu gibi, Ebu Hureyre’nin (r.a.) kıyasa aykırı buldukları rivayetleriyle amel etmemişlerdir.[82]

Ahmed Emin’e göre, Hanefiler, Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği “Musarrât” hadisini sahih kıyasa muhalif gördüklerinden reddetmişlerdir. Çünkü kıyas, Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabit bir delildir. Kıyasa muhalif olan, bu üç esasa da muhalif kabul edilir. “Musarrât” hadisi de sahih kıyasa ve şer’i kaidelere aykırıdır. Çünkü telef edilen sütün ne kadar olduğu tayin edilmeden karşılığında tazminat olarak bir sa’ hurma emredilmektedir. Halbuki Kur’an ve Sünnet’e göre telef olan bir şeyin misli ya da kıymeti ile tazmin edilmesi gerekir. Ahmed Emin, meseleyi bu şekilde anlatırken; hadisin kıyasa aykırı olması durumunda Hanefilerin kıyası hadise takdim ettiklerini ve bunu da sadece Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleri için geçerli bir metot kabul ettiklerini ihsas ettirmektedir.

Tashih

Hanefi Fakihler’in kıyası hadise takdim etmeleri gerçeklik değeri olmayan bir iddiadır. Ebu Hanife Hazretleri başta olmak üzere O’nun bütün talebeleri, ravi, fakih olsun ya da olmasın mutlak olarak hadisi, kıyasa takdim etmişlerdir. Sadece, sonraki dönem usulcülerden Fahru’l-İslam Pezdevi, İsa b. Eban ve Ebu Zeyd Debusi’nin bu husustaki kanaatleri seleflerinden kısmi farklılık arz eder. Onların formüle ettikleri yaklaşım ise şu şekildedir: Ravi fakih ise, mutlak manada rivayet ettiği hadis, kıyasa takdim edilir. Fakih değil ise de aynı işlem yapılır. Fakat bu durumda hadis, bütün kıyaslara aykırı ve re’y kapısını da kapatıyorsa söz konusu işlem ters işletilir.[83] Yani kıyas, hadise takdim edilir.

Görüldüğü gibi Hanefiler, mutlak olarak kıyası, hadis üzerine takdim etmemişler, sadece taklit devri usulcülerinden bazıları yukarıdaki şartlar muvacehesinde meseleye bir sınırlama getirmişlerdir. Fakat bu, Hanefiler’in geneline ait bir görüş değildir. Nitekim Ebu Hanife, hiçbir zaman hadisin bulunduğu yerde kıyasa başvurmamış, hatta sonraki dönem muhaddisler tarafından zayıf kabul edilen bazı rivayetleri dahi kıyasa takdim etmiştir. O, ictihadına aykırı bir haber-i vahid’e rastladığında ravinin fakih olup-olmamasına bakmaksızın hadise göre amel edip önceki fetvasını terk etmiştir. Nitekim parmakların diyetini faydalarına göre belirlemiş, başparmağın diyetini diğerlerinden fazla tesbit etmişti. Daha sonra “Bütün parmaklar eşittir.”[84] hadisine ulaşınca önceki görüşünden dönmüştür. Hayızın üst sınırını on beş gün olarak tayin etmiş, daha sonra Enes b. Malik’ten rivayet edilen “Hayız üç günden on güne kadardır. Fazlası istihazadır.”[85] hadisini görünce ilk örnekte olduğu gibi birinci görüşünden rucu’ etmiştir.[86] Son örnekte dikkat edilmesi gereken bir husus daha var ki oda şudur: Ebu Hanife fakih addedilmemesine rağmen Enes b. Malik’ten rivayet edilen hadisle amel etmiş ve ona dayanarak önceki ictihadını terk etmiştir. Bu da göstermektedir ki; Ebu Hanife ve ilk kuşak Hanefi Fakihler kastedilerek söylenen, onlar; “fakih olmayan ravilerin hadislerini kıyasa aykırı bulduklarında hadislerle amel etmemişlerdir” görüşü mesnetsiz bir iddiadır.

Fakih olmayan ravilerin hadislerine şerh düşen bazı Hanefi usulcülerin tavrına gelince, bu sadece Ebu Hureyre’ye (r.a.) has bir uygulama değildir. Leknevi bu noktada şunları nakletmektedir: “Eğer hadis rivayet eden sahabi dört halife, Abadile ( Abdullahlar: İbn Ömer, İbn Abbbas, İbn Mesud ve İbn Zübeyr (r.anhüm), ve diğer müctehitlerden biri ise, hadis, kıyasa takdim edilir. Şayet Ebu Hureyre (r.a.)“Selman el-Farisi” ve Enes b. Malik (r.anhüm)gibi fekahetiyle değil de adaletiyle bilinmekte ise, bu durumda rivayeti, ancak re’y kapısını kapatıyorsa terk edilir. Aksi takdirde hadis, kıyasa takdim edilir. “Musarrât” hadisinde olduğu gibi.[87] Leknevi’nin, Pezdevi adına yaptığı bu nakilden de anlaşıldığı gibi söz konusu formülasyonu benimseyen usulcülerin Ebu Hureyre’ye (r.a.) özel bir tavırları yoktur. Bu husustaki yanlış anlamaların önünü baştan kapatan İmam Serahsi: “Ebu Hureyre’yi (r.a.) hafife almaktan Allah Teala’ya sığınırız. Çünkü O, adalet, hıfz ve zabtıyla öncelikli bir yere sahiptir.”[88] demektedir.

Ebu Hureyre’nin (r.a.) adil olduğu fakat fakih olmadığı kanaati yukarıda da anlatıldığı üzere Pezdevi, İsa b. Eban ve Ebu Zeyd’e aittir. Meselenin bu boyutunu göz ardı edip, bunu bütün Hanefilere teşmil etmek, sonrada bunun üzerinden hüküm vermek fevkalede yanlıştır. Nitekim Hanefi Usulcülerden Abdulaziz Buhari kesin bir dille bu görüşün Ebu Hanife devrine ait olmadığını (muhdes), sonradan ortaya çıktığını bildirmektedir.[89]

Fakih Ebu Hureyre

Ebu Hureyre’nin (r.a.) fıkhi müktesebatının tahlilinle gelince; Hanefilerin önemli bir bölümü O’nu fakih olarak kabul etmektedir. İbn Emiri’l-Hac bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hureyre (r.a.) ictihatla alakalı sebeplerden hiç birinden mahrum değildir. Sahabe devrinde fetva verirdi. O devirde sadece müctehitlerin fetva verdiği de herkesçe malumdur. Sahabe ve tabiinden sekiz yüzden fazla kişi Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet etmiştir ki, onlar arasında Abdullah b. Abbas, Cabir b. Abdillah, Enes b. Malik (r.anhüm) gibi ilimde büyük bir derinliğe sahip olan sahabiler de vardır.

Ez cümle, Ebu Hureyre’nin (r.a.) fakih olmadığı görüşü İsa b. Eban ve arkadaşlarına ait bir kanaattir, bu bütün Hanefiler’e teşmil edilemez. Çünkü bizzat Ebu Hanife, O’nun fakih olduğunu itiraf etmektedir. Nitekim, İmam-ı Azam Ebu Hureyre’nin (r.a.) orucun fesadıyla alakalı rivayet ettiği hadisle amel etmiştir; Eğer “Kim unutarak yer ve içerse orucunu tamamlasın. Muhakkak ki O’nu Allah Teala yedirip içirmiştir.” hadisi olmasaydı kıyasa göre fetva verirdim demiştir. (Yani orucun, unutularak yapılan yeme içme ameliyesiyle bozulacağını söylerdim.) “Musarrât” hadisiyle amel edilmemesi ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.) kusurlu görülmesi ile alakalı değildir. Hanefiler ya bu hadisi “muzdarip” ya “mensuh” kabul etmişler ya da sahih olmadığı kanaatine varmışlardır.[90]

NETİCE

Ebu Hureyre (r.a.)tek başına bir hadis külliyatıdır. Medeniyetin bünyesinde ki hususi kodların korunması ve sonraki asırlara aktarılmasında büyük bir vazife ifa etmiştir. Mu’tezile’den Şia’ya, Kaderiyye’den Cebriyye’ye kadar bir çok fırka, O’nun rivayet ettiği hadislerle etkisiz hale getirilmiştir. Meşruiyet kaybını Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği hadislere bağlayan oluşumlar O’na karşı düşmanca bir tavır sergilemişlerdir.

Ehl-i Sünnet karşıtlarının galiz ifadelerle tenkit ettikleri Ebu Hureyre (r.a.) için Allah Rasülü (s.a.v.); “Allahım Ebu Hureyre ve annesini bütün Müslümanlara sevdir.” Diye dua etmişti. O duanın bereketiyle fakihinden kelamcısına kadar bütün Sünnet ve Cemaat alimleri O’nu sevmiş hadisleriyle amel etmişlerdir. Öyle ki, fıkhi meselelerin önemli bir bölümü O’nun rivayet ettiği hadislerden istinbat edilmiştir. Fakat Müslüman bir Pavlos üretip Hristiyanlık gibi İslam’ı da bir muharrife isnat etmek isteyenler -ki bu isteyenler kadrosunda zındıklardan oryantalistlere kadar bil cümle İslam düşmanları yer almaktadır- Ebu Hureyre’yi (r.a.) dini uydurduğu hadislerle tahrif eden biri olarak göstermektedirler.

Doğrudan saldırılarla İslami ilimlerin sarsılamayacağını bilenler iç bünyede oluşturmayı hedefledikleri şüphelerle bir parça mesafe almaya çalışmaktadırlar. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.) adaletini lekelemek istemektedirler. Düşünüyorlar ki; Ebu Hureyre’nin (r.a.) çökertilmesinin arkasından top yekün İslami ilimlerin de sarsılması söz konusu olacaktır. Bu yüzden O’nu tezyif projesini ısrarla gündemde tutmaktadırlar. Maalesef ki oryantalizmin tahkir kampanyası İslam dünyasında azımsanmayacak oranda bir bağlılar zümresi oluşturmuştur. Bugün itibariyle yığınla akademisyen oryantalizmin İslami ilimleri çökertme çalışmasına gönüllü olarak amelelik yapmaktadır.

Sprenger’den Ignaz Goldziher’e, Ebu Reyye’den Ahmed Emin’e, katıksız sahabe düşmanlarının “Ebu Hureyre (r.a.) aç karnını doyurmak için Medine’ye hicret etti” nevinden ifadeler sarf etmeleri, müsteşriklerle mustağriplerin aynı kaynaktan beslendiklerini de tescil etmektedir. Bu nevi iddiaların sahipleri insafla O’nun hayatına baksalardı göreceklerdi ki; Eğer Ebu Hureyre’nin (r.a.) derdi aç karnını doyurmak olsaydı, çarşı pazarda bir işle iştigal eder muhacir gibi para kazanmaya gayret gösterirdi. Fakat o, bütün bunlardan sarfı nazar etti.

Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit ya da reddenlarin esasta problemleri Hz. Rasülülah’ladır (s.a.v.). Ne var ki O’nu reddetmenin bütünüyle İslam’dan dışlanmalarına neden olacağını bildiklerinden sünneti tebliğ eden ilk kuşakla hesaplaşmaya tevessül etmektedirler. Bunu yaparken de iyi biliyorlar ki, bir Ebu Hureyre’nin (r.a.) reddi O’nun rivayet ettiği hadislere dayalı binlerce meselenin de reddi anlamına gelmektedir. Bütün menfi kampanyalara inat o hala dimdik ayakta ve fıkıhtan tefsire kadar birçok disiplinde irşada devam etmektedir.

———————————————————

[1] İzzuddin İbn Esir Ebi’l-Hasen Ali b. Muhammed el-Cezeri, Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., VI, 314.

[2] Muhammed b. Ahmed b. Osman Zehebi, Siyer-u A’lami’n-Nübela, Risale, 1998, II, 578.

[3] Tirmizi, Sünen, V, 644, H. No: 3840; Ayrıca bkz. İbn Esir, a.g.e.., VI, 314.

[4] “Ebu Hureyre” dişi kediciğin “Ebu Hir” ise erkek kedinin babası anlamına gelmektedir. Zehebi, a.g.e.., II, 587; Muhammed Accac el-Hatip, Ebu HureyreRaviyetu’l-İslam, Kahire, 1982, s.68.

[5] Hatip, a.g.e.., s. 68.

[6] Muhammed b. Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübra, Kahire, 1322, IV, 175-176; Hatip, a.g.e.., s. 69.

[7] Buhari, IV, 54, V, 250, VIII, 105; Müslim, IV, 1958; Ahmed, Müsned, II, 243; Ahmed b. Ali b. Hacer b. Askalani, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, III, 423.

[8] İbn Sa’d, a.g.e.., IV, 176; Hatip, a.g.e.., s. 70.

[9] İbn Hacer, el-İsabe, III, 424.

[10] Zehebi, a.g.e.., II, 589.

[11] İbn Hacer, Fethu’l-Bari bi Şerh-i Sahihi’l-Buhari, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1998, VII, 397-398.

[12] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, VIII, 83.

[13] İmadüddin Ebu’l-Fida İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Matbaatu’s-Saade, Kahire, 1932, VIII, 113.

[14] Bkz. Osman Güner, Ebu Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001, s. 48-49

[15] Zehebi, a.g.e.., II, 589.

[16] Ebu Abdillah Muhammed b. Abdillah Hakim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn, Daru’l-Kitabi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, H. No: 6158, III, 582

[17] Bedruddin Ebu Muhammed Ahmed Ayni, Umdetu’l-Kari Şerh-u Sahihi’l-Buhari, Beyrut, 2001, II, 98.

[18] Ayni, a.g.e.., II, 101.

[19] Hakim, a.g.e.., H. No: 6160, III, 582.

[20] Hakim, a.g.e.., H. No: 6159, III, 582.

[21] Hakim, a.g.e.., H. No: 6164, III, 583.

[22] Hakim, a.g.e.., H. No: 6172, III, 585.

[23] Buhari, Buyu’ 1; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, H. No: 2492, IV, 35.

[24] Müslim, Fedailu’s-Sahabe, H. No: 2492, IV, 35.

[25] Kur’an, Bakara (2): 159-160.

[26] Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah el-İsfehani, Hilyetü’l-Evliya ve Tabakatu’l-Esfiya, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 462.

[27] İbn Mace, Sünen, I, 3, 22.

[28] Ahmed, Müsned, XII, 89, H. No: 7122.

[29] Ahmed, Müsned, XII, 148, H. No: 7166.

[30] Ahmed, Müsned, H. No: 7140, XII, 122.

[31] Hakim, a.g.e.., H. No: 6175, III, 586.

[32] İbn Kesir, Bidaye, VIII, 111.

[33] Hatip, a.g.e.., s. 91.

[34] İbn Sa’d, a.g.e.., II, 63.

[35] Ahmed, Müsned, XIV, 208.

[36] İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, Haydarabad, 1325, II, 301; İbn Esir, a.g.e.., II, 9.

[37] Ebu Nuaym, a.g.e.., I, 466; Zehebi, a.g.e.., II, 609.

[38] Zehebi, a.g.e.., II, 610.

[39] Zehebi, a.g.e.., II, 609.

[40] İbn Sa’d, a.g.e.., IV, 62-63; Hatip, a.g.e.., s. 99.

[41] İbn Kesir, Bidaye, VIII, 114.

[42] İbn Esir, a.g.e.., VI, 315.

[43] Ebu Nuaym, a.g.e.., I, 469.

[44] Muhammed b. Abdilkerim Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1992, I, 50; Abdulgahir b. Tahir b. Muhammed el-Bağdadi, el-Farg-u beyne’l-Fırag, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1994, s.140.

[45] Bağdadi, a.g.e.., s. 140.

[46] Bağdadi, a.g.e.., s. 140.

[47] Ebu Muhammed Abdullah b. Kuteybe, Te’vil-u Muhtelefi’l-Hadis, Daru’l-İşrag, Beyrut, 1998, s. 53

[48] Talat Koçyiğit, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, TDVY, Ankara, 1988, s. 104-105.

[49] Hatip, a.g.e.., s. 159-160.

[50] Ahmed Faruk İmam-ı Rabbani, Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, ty, II, 76.

[51] Bkz. Muhammed Ebu Reyye, Şeyhu’l-Madire Ebu Hureyre, Daru’l-Maarif, Kahire, ty.

[52] Mustafa Sibaî, es-Sünnet-ü ve Mekanetuha fi’t-Teşrii’l-İslami, el-Mektebu’l-İslami, Beyrut, 1985, s. 238.

[53] Şerefuddin, a.g.e.., s.5-7.

[54] Kur’an, Hucurat (48): 13.

[55] Kur’an, Bakara (2): 273.

[56] Müslim, IV, 2024, 2191.

[57] Ahmed Emin, Fecru’l-İslam, s. 268.

[58] İmam Rabbani, Mektubat, II, 76.

[59] Buhari, I, 184.

[60] Şerefuddin a.g.e.., 42-55 (Özetlenerek alındı.)

[61] Hayreddin Zirikli, el-A’lam, Kahire, 1954, II, 301.

[62] Hakim, Müstedrek, III, 583.

[63] Hakim, Müstedrek, III, 585.

[64] Hakim, Müstedrek, III, 586.

[65] Hakim, Müstedrek, III, 584.

[66] Hatip, a.g.e.., s. 205.

[67] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 236.

[68] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 227.

[69] Tasarruflarla bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 217.

[70] Ahmed, Müsned, XI, 172, 6952.

[71] Muhammed Zahid Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî, Kahire, ty., s. 47.

[72] Abdulhuseyin, Ebu Hureyre, s. 57.

[73] Ebu Reyye, Edva, s. 172.

[74] Kevserî, a.g.e.., s. 48.

[75] Buhari, Enbiya, 50; Ebu Davud, İlim, 11.

[76] Kevserî, a.g.e.., s. 49.

[77] Buhari (Ayni Şerh-i İle birlikte), İlim, II, 231

[78] Hatip, a.g.e.., s. 249.

[79] Suyuti, ed-Dürrü’l-Mensür, VI, 157.

[80] İbn Kesir, Tefsir-u İbn Kesir, III, 177.

[81] Ahmed Emin’in iddiasına delil gösterdiği hadisin metni şu şekildedir: “Müşteriyi aldatmak için deve ve koyunun memelerinde sütü hapsetmeyin. Kim “musarrât” bir hayvan satın alırsa O’nu sağdıktan sonra ya razı ise saklasın ya da (sağılan süte bedel) bir sa’ hurma ile birlikte geri versin.” Bkz. Buhari, Buyu’, 64-65.

[82] Ahmed Emin, Fecru’l-İslam, s. 269.

[83] Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl Serahsi, Usûl, (tah. Ebû’l-Vefa el- Afgani), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, I, 341.

[84] Ebu Davud, Diyat, 20.

[85] Darimi, Sünen, II, 209.

[86] İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Ankara, 2001, s. 71.

[87] Abdulâli Muhammed b. Nizameddin Muhammed Leknevi, Fevâtihu’r-Rahemut bi Şerh-i Müsellemi’s-Subût, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2002.

[88] Serahsi, a.g.e., I, 341.

[89] Buhari, II, 708.

[90] Vehbe Zuhayli, Usuli’l-Fıkh’l-İslami, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, I, 471.

İhsan ŞENOCAK

Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/tek-basina-bir-hadis-mecmuasi-ebu-hureyre.html